4 Haziran 2009 Perşembe

İVME 24 Nolu Açıklama: Devrimci, Demokrat, İlerici, Yurtsever Mühendislere Kimse Hakaret Edemez

Yaklaşık 3 ay önce İnşaat Mühendisleri Odası etkin yönetim anlayışı aralarında İvme Dergisi yayın kurulu üyelerinin de bulunduğu Genç İMO öğrencilerine yönelik fiziki ve sözlü saldırıda bulunmuşlardır. 18 Mart tarihli 23 Nolu açıklamamızda bu saldırı olayını şöyle özetlemiştik:
“14 Mart Cumartesi günü Ankara’da gerçekleştirilen İnşaat Mühendisleri Odası 2. Öğrenci Üye Kurultayı’nda, TMMOB ortamında eşine az rastlanır bir saldırı gerçekleşmiştir. ODTÜ Genç İMO üyeleri tarafından öğrenci temsilciliği seçimlerinde yaşanan antidemokratik süreci öğrencilerle paylaşan bir bildiri Kurultay’da dağıtılmaya başlanmıştır. Bildiri dağıtımı sırasında İMO etkin yönetim anlayışının bir “memuru” tarafından bu bildirinin Kurultay’da dağıtılamayacağı ifade edilmiş, ODTÜ Genç İMO tarafından ise bildiri dağıtımının en temel hakları olduğu, kimsenin bildiri dağıtımını engelleyemeyeceği ifade edilmiştir. Ardından çok da zaman geçmeden İMO Yönetim Kurulu üyeleri, başlarında İMO Saymanı Züber Akgöl olmak üzere kurultay salonunu büyük bir sinirle terk ederek önce bildiri dağıtan öğrencileri kovmuşlar, öğrencilerin bildirileri dağıtmaya devam etmeleri üzerine yanlarına aldıkları iki oda teknik görevlisiyle birlikte ODTÜ Genç İMO üyelerini tartaklamaya başlamışlar, binadan zorla atmaya çalışmışlardır. Binayı terk etmeme ve demokratik hakları olan bildirilerini dağıtmada kararlı olan öğrenciler yönetimin bu fiziksel müdahalesine direnmişler ve salondan çıkmamışlardır. Bunun üzerine İMO etkin yönetim anlayışı daha da ileri giderek öğrencilere ağza alınamayacak lümpen küfürler etmeye başlamış, tekme ve tokatlarla saldırmıştır. İMO Yönetim Kurulu II. Başkanı Alaettin Duran “Siz Amerikan ajanısınız” gibi siyasi literatürdeki en büyük hakaretlerden birini devrimci demokrat öğrencilere sarf etmiştir.”
Saldırı gerek İMO gerekse TMMOB ortamlarında teşhir ve mahkum edilmiştir. En son TMMOB Danışma Kurulu’nda da kürsüden “devrimcilere demokratlara kimsenin sözlü ve fiziki saldırıda bulunamayacağı, bu tür saldırıların devam etmesi halinde oluşacak kaos ortamının sorumlusunun İMO etkin yönetim anlayışı olacağı” ifade edilmiştir.
Buna rağmen İMO etkin yönetim anlayışı çeşitli ortamlarda özellikle yayın kurulu üyelerimize dönük “faşist”, “aydınlıkçı” gibi hakaretlerde bulunmaya devam etmiştir. Mayıs ayında gerçekleştirilen İMO Küçük Kurulu da bu hakaretlerin edildiği toplantılardan biridir.
3 Haziran tarihindeki İMO Küçük Kurulu’nda bir Yayın Kurulu üyemiz bu konu ile ilgili söz almış ve “devrimci demokrat mühendislere kimsenin hakaret edemeyeceğini” belirtmiştir. İMO etkin yönetim anlayışının devrimci demokrat mühendislere dönük yapmış oldukları hakaretleri savunur davranışlarının ardından ise arbede çıkmıştır. Çıkan arbedede İMO etkin yönetim anlayışından bazı yönetici ve çalışanlar yaralanmıştır.
İMO’daki etkin yöneticiler birçok ortamda odayı kendi mülkü olarak gördüklerini, oda ortamlarına kendilerinin ve izin verdiklerinin dışında kimsenin giremeyeceğini ifade etmişlerdir. Etkin yönetim anlayışının demokratlığının odaların geçmişten bugüne yarattığı gelenekleri sahiplenen devrimci öğrencilere ana avrat küfür edip tekme tokat dövmeye çalışmaktan ibaret olduğu bugüne kadar yaşanan olaylarda açıkça anlaşılmıştır. İMO etkin yönetim anlayışı ortamı adım adım germiştir. Birçok açık ortamda hakaretlerini arttırarak sürdürmüşlerdir. İşte bu noktada İMO Küçük Kurulu'nda yaşanan olayların sorumlusu da İMO etkin yönetim anlayışıdır.
Hakaret, ideolojik olarak güçsüzlerin kullandıkları bir yöntemdir. Söylemlerimizle, savunduklarımızla ilgili karşıt görüşler oluşturamayanlar –örneğin yetkin mühendislik- çareyi hakaret etmekte buluyorlar. Bugüne kadar TMMOB ortamlarında birçok baskı ve engelleme ile karşı karşıya kalmamıza rağmen her seferinde konulara politik yaklaştık ve hiçbir zaman hakaret etmedik. Bundan sonra da hakaret etmeyeceğiz. Ancak ağır bedeller ödenerek yaratılan ve korunulan devrimci demokrat değerlere de kimsenin hakaret etmesine izin vermeyeceğiz.
Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada Artı İVME

http://www.ivmedergisi.com/ivme-24-nolu-aciklama-devrimci-demokrat-ilerici-yurtsever-muhendislere-kimse-hakaret-edemez.html

17 Ocak 2009 Cumartesi

TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı +İVME'nin Açıklamalarına Göre Görüş Değiştiriyor

Görevden almalarla, onur kurullarına sevklerle, feshedilen İKK’larla sindirilen TMMOB örgütlülüğü içinde istediği gibi yazıp çizen TMMOB etkin yönetim anlayışı, bu kez dergimizin 12 Ocak 2009 tarihinde yaptığı 21 sayılı açıklamaya çarptı.


+İVME’nin 21 SAYILI AÇIKLAMASINDAN ÖNCE:

TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı’nın imza koyduğu TMMOB de dahil on örgütün 7 Ocak 2009’da yaptığı açıklama metninden:



Her türlü şiddete ama'sız karşıyız. Çocukların ölü bedenleri üzerinde yükselecek her türlü zaferi lanetliyoruz. Ve biz biliyoruz ki İsrail Devleti'nin hukuksuz, ölçüsüz, ahlak dışı şiddeti, karşı şiddeti körüklüyor. (…)

Hükümeti ve bütün siyasal partileri BM Güvenlik Konseyi'nde varlık göstermeye çağırıyoruz.

Derhal ateşkes sağlanması için, Türkiye'nin bütün taraflarla ilişkiye geçmesini,

Türkiye'nin içinde yer alacağı bir barış gücünün hemen bölgeye gönderilmesini,

(…) talep ediyoruz.



+İVME’nin 21 SAYILI AÇIKLAMASINDAN SONRA:

TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı’nın 13 Ocak 2009’da yaptığı açıklama metninden:



Filistin'e Barış Gücü yerleştirilmesi bir aldatmacadır. Filistin Halkının özgürlük mücadelesinin bastırılmasının bir aracı olarak emperyalizmin jandarmalığını yapmak üzere planlanmaktadır ve kabul edilemez.

TMMOB, İsrail'i, onun Filistin halkına yaptığı katliamları destekleyen başta ABD ve tüm emperyalist güçleri ve bu saldırıya sessiz kalanları lanetlemektedir. Filistin halkına yapılanların unutulmayacağını biliyor ve insanlığın bu büyük trajedisinin hesabının bir gün mutlaka sorulacağına inanıyoruz.



Daha önce de, TMMOB başkanlığı süresince yıllarca TMMOB’nin 19 Eylül 1979 büyük iş bırakma eylemini bir türlü hatırlayamayıp, +İVME’nin geçtiğimiz 19 Eylül 2008 tarihinde bu büyük günü gündeme getirmesi üzerine alelacele ve üstelik bir gün önce 19 Eylül direnişiyle ilgili bildiri yayınladığı bilinen Soğancı, bu kez ancak +İVME’nin 21 sayılı açıklamasının ardından gerçekleri kavrayabildi.



Sn. Soğancı’ya, bundan sonra +İVME sitesine bakmadan politik konularda bir açıklama yayınlamamasını ve örgütümüzü bu şekilde gülünç duruma düşürmemesini öneriyoruz.



Halen TMMOB sitesinde yayınlanmakta olan bu 7 Ocak 2009 tarihli utanç belgesinin derhal TMMOB sitesinden kaldırılmasını, bu açıklamanın kimler tarafından ne şekilde kaleme alındığının örgüte açıklanmasını ve belgeyi imzalayan on örgütün başkanlarının direnen Filistin halkından özür dilemesini talep ediyoruz.



Mühendislik Mimarlık ve Planlamada

+İVME Dergisi

Filistin İşgal Altında! TMMOB'nin de İçinde Bulunduğu On Emek ve Meslek Örgütü Birleşmiş Milletler ve AKP'den Medet Umuyor

İsrail terörünün Gazze’de gerçekleştirmekte olduğu işgal ve soykırım 900 civarında ölü ve binlerce yaralıyla ikinci haftasını geride bıraktı. Giderek derinleşen krizinden çıkmanın yolunu her zaman olduğu gibi milyonlarca insanı savaşlarla ve yoksullukla katletmekte arayan emperyalist-kapitalist sistemin dünya için hazırlamakta olduğu kanlı geleceğin işaret fişeği Filistin’de atıldı.



İsrail’in katliamlarına ABD’nin tam desteği büyük olasılıkla kimseyi şaşırtmadı. Peki ya “demokrasi ve insan hakları savunucusu”, emperyalizmin “iyi polis”i Avrupa Birliği’nin savunma hakkı demagojisi ardında verdiği tam destek? Ya işbirlikçi Arap rejimlerinin verdiği tam destek? Ya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, “uluslararası hukuk”un İsrail karşısındaki aczi? Filistin, bir kez daha, bugüne dek anlamamışlar için, emperyalist-kapitalist sistem hakkında yalanın bittiği yer oldu.



Günlerdir televizyonlarda İsrail’in bombaladığı bir okulda ölen çocukların, bir binaya kapatılan ve oradan çıkmamaları istenen, sonra da üzerlerine bombalar yağdırılan insanların cansız bedenlerini izliyoruz. İsrail, soykırımını gizleme gereği bile duymuyor; öylesine kendinden emin ve pervasız. Dünyanın pek çok yerinde insanlar bu açık vahşet karşısında öfkelerini sokağa döküyorlar. Dünya halklarının bu tepkisine karşın, iktidarlar herhangi bir somut protestoda bulunmuyorlar; bulunamazlar da. Çünkü kanla beslenen bu sistemin bir parçasıdırlar, varlıklarını bu sistemin kurallarına boyun eğmeye borçludurlar. Tıpkı stratejik ortağı İsrail ile yaptığı askeri, ticari ve siyasi anlaşmaları iptal etmeye kesinlikle yanaşmayan, İsrail pilotlarına Konya Ovası’nda eğitim alanı açan, bugüne dek yürüttüğü işbirliği çerçevesinde aslında yaşanan katliamda payı bulunan AKP hükümeti gibi.



Sınıfsal çıkar ve hesapları mevcut iktidarların İsrail terörüne karşı çıkmasına olanak vermeyeceğinden, katliama tepki göstermek her zamanki gibi halka ve halkın örgütlü yapılarına kalıyor. Demokratik kitle örgütlerinin herhangi bir konu hakkında halkın kendiliğinden oluşan tepkiselliğini doğru bir hedef ve amaca yöneltme sorumluluğu vardır. Ülkemizde İsrail’in Gazze’yi işgali konusunda böyle bir girişimi, TMMOB’nin de içinde olduğu on emek ve meslek örgütünün bir araya gelerek 7 Ocak 2009’de yaptıkları “Biz bu insanlık suçuna ortak olmak istemiyoruz!” başlıklı açıklama ve eylem çağrısında görüyoruz. Ancak bu açıklama, emek ve meslek örgütlerini yöneten anlayışların sınıfsal ve toplumsal mücadelede ne kadar geri bir noktaya düştüklerini açığa vuran, birçok sorunlu nokta içeriyor.



Öncelikle açıklamada ne yaşananların asıl sorumlusu olan emperyalist-kapitalist sistem, ne de İsrail’le stratejik ortaklığı dolayısıyla katliamda payı bulunan AKP teşhir ediliyor. Aksine, hükümeti Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde varlık göstermeye çağırarak ve Türkiye’nin de içinde yer alacağı bir barış gücünün bölgeye gönderilmesini isteyerek sisteme ilişkin bir bulanıklık, yanılsama ve nafile beklentiler yaratılıyor. Oysa ilerici, demokrat, devrimci insanların canla başla halka anlatmaya, kavratmaya çalıştıkları düzenin, böylesine somut görünür olduğu anlarda ilerici örgütlerin görevi, teşhiri boyutlandırarak üyelerinin bilinç düzeyini yükseltmek ve mücadeleyi ilerletmek olmalıdır.



Barış Gücü adındaki uluslararası askeri birliklerin gönderildikleri ülkelerde fiilen işgalcinin güvenliğini sağlama ve ezilen halkların direnişini baskı altına alma görevi yaptığı herkesçe bilindiği halde Barış Gücü önerisinde bulunmak, emek ve meslek örgütleri yönetimlerinin toplumsal mücadele konusunda tüm iddialarını yitirdikleri ve kendilerine sistem içinde yer arama gayretinde oldukları dışında nasıl yorumlanabilir? Üstelik İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gabby Levy, "sözkonusu gücün, şu anda yaşananların tekrar etmesini önleyeceğini, bunun da öncelikle, Çin, İran, Lübnan gibi ülkelerden silah ve roketlerin sızmasının tamamen durdurulması anlamına geldiğini" söylerken, eski ABD Büyükelçisi Martin Indyk, Gazze'de İsrail’in üstünlük sağlaması halinde Türk ve Arap kuvvetlerinden oluşan çokuluslu bir barış gücünün konuşlandırılmasını önermişken ve AB planı çerçevesinde aynı öneri tekrarlanırken.



Öte yandan bu konuda TMMOB açısından sorulması gereken bir soru daha vardır: TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı’nın 4 Eylül 2006’da Lübnan’a asker gönderme konusunda yaptığı açıklamada “... Birleşmiş Milletler yaşanan süreci seyretti. ABD'nin ikna olduğu yerde de "Barış Gücü" oluşturulması kararı aldı. Bu "Barış Gücü" değildir. Çünkü Lübnan'da barış olmamıştır. İsrail işgali sürmektedir” sözleri bulunmaktadır. Acaba Gazze’de İsrail işgali sürmemekte midir ki TMMOB Barış Gücü önermektedir? İki yıl içinde bu ne baş döndüren bir değişimdir! 2006 yılında Lübnan’a Barış Gücü gönderme konusunda çeşitli odaların açıklamalarında ve mitinglerde bizzat Soğancı tarafından yapılan konuşmalarda Barış Gücü’ne karşı çıkılırken ne olmuştur da örgütün fikri değişmiştir, bu yeni “açılım” hangi örgüt organlarında tartışılarak yapılmıştır, TMMOB yönetimi bunu üyelerine açıklamalıdır.



Açıklamada yapılan eylem çağrısının başarısı da bizce kuşkuludur. “Her gün saat tam 18.00’de Filistin için ses ver. Bağır, korna çal, siren çal, düdük çal, çan çal. Katliam duruncaya kadar” biçimindeki çağrı, bireysellikle sınırlı kalacak ve uzun soluklu olmayacak bir eylem izlenimi doğurmaktadır. TMMOB’nin, içinde yer aldığı toplumsal mücadeleleri üyelerine aktarmadaki yetersizliği düşünüldüğünde bu izlenim daha da güçlenmektedir. Bu eylem düşüncesi, belli ki Susurluk’a karşı örgütlenmiş ve giderek yaygın bir halk hareketine dönüşmüş ışık kapama eylemlerini örnek almıştır. Gerçekten de örnek alınması gereken bir eylem olan ışık kapama eylemlerinin örgütlenmesinde devrimcilerin harcadığı yoğun emek ve mesai acaba bu emek ve meslek örgütleri tarafından da harcanacak mıdır? Çünkü halk hareketleri ne yazık ki üyelerin cep telefonlarına gönderilen bir mesajla örgütlenememektedir.

Son olarak açıklamada “her türlü şiddete ama’sız karşıyız” denilerek Filistin halkının direnişi ile işgalci İsrail’in saldırıları bir tutulmuş, halkların meşru direnme hakkına şiddet karşıtlığı temelinde karşı çıkılmıştır. TMMOB ve diğer örgütler bu tutumlarıyla “aklıselim” “başka bir çözüm” önerdiklerini sanıyor olabilirler ama nesnel olarak bu tutum, İsrail’in saldırılarını meşrulaştırmaktan başka hiçbir amaca hizmet etmemektedir. İlerici, devrimci, demokrat insanların, kurumların görevi, halkların direnişini eleştirmek değil, halkları direnmeye çağırmaktır.

Barış, teslimiyet anlamına gelecekse barış değildir. Filistin’de ve her yerde, yalnızca direnenlerin kazanacağına inancımızla, Filistin halkını ve direnişini destekliyoruz.



Mühendislik Mimarlık ve Planlamada

+İVME Dergisi

29 Aralık 2008 Pazartesi

"Devrim Eskişehir" Belgesel Gösterimi



1997 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi 4. sınıf öğrencilerinden Görkem KİRİŞ, Didem YILMAZ, Funda ERZURUM ve Fulten ERSUN büyük cesaret öyküsünün belgeselini çekti.

Devrim Eskişehir”, 19’u mühendis 23 teknik adamın büyük cüreti ve iddiası ile olmaz denileni olur kılabileceklerinin öyküsü. “Devrim Eskişehir”, aynı zamanda ülkemizin bağımlılık zincirlerini en somut şekliyle gözler önüne seren bir belgesel.

97 yılı yapımı olan ve 4 öğrencinin bitirme tezi olarak hazırlanan ancak hazırlandıktan sonra bir çok ödüller alan belgesel, unutulduğu tozlu raflardan çıkarıldı ve “Devrim” arabasını yaratanlarla, mühendis, mimar ve emekçilerle buluştu.

24 Aralık 2008 Çarşamba günü saat 19.30’da İvme Dergisi bürosunda “Devrim Eskişehir” belgeselinin gösterimi yapıldı. İvme Yayın Kurulu üyesi Mustafa Aral tarafından yapılan açılış konuşmasının ardından “Devrim Eskişehir” belgeselinin gösterimine geçildi. Belgeselde, 4 ayda bitirilen ve Türkiye mühendislik tarihi açısından gerçekten bir devrim anlamına gelen “Devrim” otomobili başarısı ve bu başarıya rağmen emperyalistler ve yerli işbirlikçileri eliyle ülkemizin bu ağır sanayi hamlesinin nasıl engellendiği çarpıcı bir şekilde ortaya konuyordu. Gösterimin ardından Mustafa Aral, Devrim otomobilinin 61 yılında engellenmesinin ardından inanılmaz bir hızla, birçok uluslar arası otomobil tekelinin ülkemize hücumunu çarpıcı verilerle ortaya koydu.

Ardından söz alan otomobilin hayatta kalan son mühendislerinden Yüksek Makina Mühendisi Kemalettin Vardar söz aldı. Vardar konuşmasında Devrim otomobiline ilişkin birçok bilinmeyen noktaya açıklık getirdi. Emperyalist ülkelerin bizim gibi ülke halklarında “yabancı hayranlığı” yarattığını ve bunun beraberinde de ülkemiz mühendislerinde ciddi bir “kendine güvensizlik” oluştuğunu, ülkemiz mühendislerinin kendine ve alt kadrolarına güvenmeleri ve iddialarını gerçekçi bir şekilde ortaya koydukları taktirde “yapılamaz” denilenleri yapabileceklerini, Devrim otomobilinin de bunun en somut kanıtı olduğunu ortaya koydu. 76 yaşındaki Vardar’ın, genç mühendislere vasiyeti de yine kendine güvenmeleri ve üretim yapmaları, ülke üretimine katkıda bulunmaları yönünde oldu.

İvme Kültür ve Sanat Komisyonu’nun düzenlediği ve oldukça coşkulu geçen etkinlikte 45 mühendis-mimar yer alırken tüm katılımcılar Kemalettin Vardar’a ülkemiz mühendisliğine katkılarından ve deneyimlerini kendileriyle paylaştığı için teşekkürlerini iletti. Bizler de biz kez daha buradan Kemalettin Vardar’a saygılarımızı, teşekkürlerimizi iletiyoruz.

22 Aralık 2008 Pazartesi

19 Aralık 2000 Hapishaneler Katliamının Yıldönümünde TMMOB Birimleri Dedemanlarda Eğlence Düzenliyor

Ülkemiz tarihi halka dönük birçok katliamla doludur. 1977 1 Mayıs katliamı, 1978 Maraş katliamı, 16 Mart katliamı, Sivas katliamı, Gazi katliamı bunlardan yalnızca birkaçıdır. Bu katliamlardan biri de bugün 8. yıl dönümü olan, 19 – 22 Aralık 2000 tarihinde “Hayata Dönüş” adıyla yapılmış hapishaneler katliamıdır.





19 – 22 Aralık 2000, ülkemiz hapishaneler tarihinin en büyük katliamının tarihidir. “Hayata Dönüş” operasyonu ile ülkemizde 1974 yılı Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra en büyük askeri güç (20.000 asker, 20.000 bomba) kullanılarak 28 hükümlü ve tutuklu katledilmiştir. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit; “Hapishaneler sorununu çözmeden, IMF programının uygulanamayacağını” söyleyerek katliamın emperyalist politikaların uygulanabilmesi açısından bir zorunluluk olduğunu ifade etmiştir. Bu da konunun yalnızca siyasi tutukluların değil, tüm halkın sorunu olduğunun en özlü ifadesidir.






19 – 22 Aralık 2000, ülkemiz hapishaneler tarihinin olduğu kadar dünya hapishaneler tarihinin de en büyük katliamlarından birinin ve bu katliama karşı cansiperane direnişin tarihidir. Bu nedenle 19 Aralık, uluslararası düzeyde “Uluslararası Tecritle Mücadele Günü” olarak ilan edilmiştir. Başka bir deyişle bu tarih, ülkemiz sınırlarını aşmış, dünya çapında bilinen bir tarih haline gelmiştir.






Her 19 Aralık'ta birçok tutuklu yakını hapishane önlerine gidip karanfiller bırakarak yitirilenleri anar. Birçok demokratik kitle örgütü ülkemizde ve dünyada paneller, sempozyumlar düzenler, hapishanelerdeki devrimcilerle dayanışmalarını dile getirir, “19 Aralık'ı, katledilenleri ve tecridi unutmayacağız, unutturmayacağız” derler.






19 Aralık, aynı zamanda tüm halka dönük bir gözdağıdır. 19 Aralık'la halka “Hakkını ararsan, direnirsen seni F tipi hücrelere atarım, tecrit ederim, üstüne istediğim gibi kurşunlar, bombalar yağdırırım, hiç kimse senin sesini bile duymaz” denmiştir. Amaç susturmak ve unutturmaktır. İşte bu nedenlerle tecride karşı uzun yıllar süren bir direniş gerçekleştirilmiştir. Bu direnişte hapishanelerde ve dışarıda 122 insan hayatını kaybetmiş, yüzlercesi sakat kalmış, büyük bedeller ödenmiş ama sonuçta susulmamış, unutturmaya izin verilmemiştir.






Peki, 19 Aralık egemenlerin sömürü, baskı ve sindirme politikalarının en somut ve vahşi ifadesiyken, dünya direniş tarihine geçmiş önemli bir günken, mühendis-mimar örgütümüz TMMOB 19 Aralık'ın 8. yıldönümünde ne yapmıştır?



Bir mezar anmasına mı gitmiştir? HAYIR.



Bir panel, bir sempozyum mu yapmıştır? HAYIR



Hatta ve hatta bir yazılı basın açıklaması bile yapmamıştır. Böyle günler TMMOB etkin yönetim anlayışının gündeminde yoktur. TMMOB etkin yönetim anlayışının gündeminde “Emniyet Müdürlüğü'nün iftarına katılmak” vardır ama devrimcilerin katledildiği, tüm halka gözdağı verilmeye çalışıldığı 19 Aralık'la ilgili basit, küçük bir şey yapmak bile yoktur.



Peki, TMMOB yönetimi 19 Aralık'la ilgili bir şey yapmıyor, TMMOB'ye bağlı oda ve şubeler neler yapıyor?



İşte birkaç örnek:



MMO Ankara Şubesi, mesleğinde 25, 40, 50 ve 60. yılını tamamlayan üyelerine 19 Aralık 2008 tarihinde yapılacak gece ile plaket veriyor.



İMO Ankara Şubesi de 19 Aralık 2008 tarihinde “Meslekte 25. yıl ve 40. Jübile Yemeği” veriyor. Konuk sanatçı ise Özdemir Erdoğan…



EMO Ankara Şubesi ise 19 Aralık Cuma gecesi Dedeman Oteli Avizeli Salon'da meslekte 40., 50. ve 60. yıllarını dolduran üyelerine plaket vereceği bir gece yapıyor. Gecede Feryal Öney sahne alıyor.






Bu örnekleri görünce çok fazla bir şey söylemeye de gerek kalmıyor. Söylenebilecek tek şey belki de “Bir de zil takıp oynayın!” demektir.






Günler torbaya mı girmiştir? Gece yapacak, eğlenecek başka gün kalmamış mıdır? Kimse “unuttum” diyemez ya da “yoğun etkinlik programımız vardı”, “bu tarihin dışında başka bir gün uygun yer yoktu” gibi gayri ciddi cevaplarla bu konuyu geçiştiremez. Böyle deniyorsa devrimci demokrat duyarlılık nerede kalmıştır? 19 Aralık katliamının yıldönümünde, üstelik bu büyük katliama ilişkin tek bir söz söylememiş, tek bir etkinlik yapmamışken, bu tarz etkinliklerin düzenlenmesinin devrimci demokratlar nezdinde herhangi bir haklı açıklaması olabilir mi? 28 devrimcinin katledildiği, filmlere kitaplara konu olan, dünya çapında “mücadele günü” olarak tespit edilmiş bir günde bu davranışları sergileyenlerin toplumsal mücadeleye dönük iddiaları da sorgulanır.






Bizler devrimci, demokrat ve yurtsever mühendislerin sesi olan + İVME Dergisi olarak “dünyanın neresinde haksız yere bir tokat patlasa birinin yüzünde, onu yüreğimizde hissediyoruz.” Devrimciliğin ve demokratlığın, insanlığın yaratmış olduğu tüm mücadeleler ve direnişler tarihini sahiplenmekten ve geliştirmekten geçtiğini biliyoruz. Sistemin önemsizleştirme ve unutturma politikalarına karşı buradan bir kez daha tekrarlıyoruz:






Unutmayacağız, Unutturmayacağız!








Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
+ İVME

13 Aralık 2008 Cumartesi

Devrimcileri Tasfiye Etmek Düzene Kazandırır

Mimarlar Odası Ankara Şubesi sekreter yardımcısı, mimar Alev Şahin, geçtiğimiz günlerde "sözleşmesine son verilip" işinden çıkarıldı. İşten atılan Şahin, devrimci demokrat bir kimliğe sahiptir. İşten atan da "demokrat", "ilerici" olma iddiasındaki bir oda yönetimidir.

Alev Şahin'in Mimarlar Odası'ndaki işinden çıkarılması devrimci düşünceleri ve bu nedenle tutsaklık yaşamış olması nedeniyledir. Başka bir neden yoktur.

Alev Şahin'in işten çıkarılması, tekil bir olay gibi görünse de, reformistlerin hakim olduğu kitle örgütlerinde zaman zaman kendini gösteren bir anlayışın ifadesidir. Reformistler, sosyal-demokrat "solcular", o kurumların yönetiminde veya herhangi bir görevinde devrimcilerin varlığından genellikle rahatsızdırlar. Bu yüzden de işçi ve memur sendikalarında, odalarda "devrimcilerin tasfiye edilmesine" veya edilmek istenmesine sık rastlanır.

Gerçek şudur ki; ilerici, demokrat herhangi bir kitle örgütünün, işçilerin, memurların, köylülerin, mühendislerin hakkını savunma iddiasındaki herhangi örgütün, devrimcileri tasfiye etmeye çalışması, kendi ayağına kurşun sıkması, kendi kuyusunu kazmasıdır. Çünkü, devrimcilerin tasfiye edilmesi, bizzat tasfiye edenlere ve daha önemlisi, o kitle örgütlerinin temsil ettiğini söylediği emekçilere, sayısız zararlar verir. Devrimcileri tasfiye eden her kitle örgütü, en başta dinamizmini kaybeder. Devrimcilerin tasfiye edilmesi, kuşku yok ki düzenin de isteğidir. Tasfiye politikası da, reformizmin devrimcilerle rekabetinin yanında, düzene güven verme, düzenin icazetinde politika yapma anlayışlarının bir sonucudur.

Emekçiyi İşten Atan
Demokrat, Emekten Yana Olabilir Mi?

Demokratik kitle örgütü olmanın en temel gerekleri, sınıfsal olarak emekçileri savunmak, bunun için mücadele etmek, ilerici bir çizgide olmak ve işleyiş olarak demokratik bir işleyişe sahip olmak şeklinde sayılabilir.

Elbette, bir kurum kendiliğinden bu özelliklere sahip olmaz. Bir demokratik kitle örgütünde bu özellikleri var edecek olan, o kurumun yöneticileri ve üyeleridir. Yaşadığımız örnekler ise, kimi kitle örgütlerinde olması gereken bu tablodan ne kadar uzak olunduğunu göstermektedir.

Bir kurumun yönetiminde olmanın avantajını kullanarak, devrimcileri tasfiyeye yönelenlerin, demokratlıkları tartışma konusudur. Kurumun tüzüğünü, işleyişini bile hiçe sayan tasfiyeci anlayışların, odalarda, sendikalarda demokratik bir işleyişi hayata geçirmeleri de söz konusu değildir. Kendi çalışanının emeğine saygı göstermeyenlerin, onun haklarını gözetmeyenlerin, üyelerinin ve diğer emekçilerin emeğine sahip çıkması, haklarını savunması da beklenemez.

Demokrat olanlar, ilerici devrimci düşüncelere tahammülsüz olamazlar. Kendi anlayışlarından farklı düşünenlerle, tasfiyecilik yöntemiyle mücadele etmezler. İdeolojik mücadele verirler.

Dahası, burjuvazinin saldırıları karşısında, düşüncelerine katılmasalar dahi, devrimcileri savunur, sahiplenirler... Oysa, Alev Şahin örneğinde, bunların tam tersi yapılmıştır.

Demokrat olanlar, adaletli olurlar. Bir kurumun yönetiminde bile adaletsizlik yapanların, daha büyük güçleri ele geçirdiklerinde, daha geniş kitleleri yönetir duruma geldiklerinde uygulayacakları adalete güvenilemez.

Alev Şahin örneğinde böyle bir adaletsizlik vardır.

Alev Şahin örneği başka bir açıdan da sorgulanmayı gerektiren bir örnektir. Daha kısa süre önce 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamalarına katıldığı gerekçesiyle oligarşi tarafından tutsak edilmiş bir devrimciyi kurumdan çıkarmak, kuşku yok ki, ahlaki açıdan da sorgulanması gereken bir olgudur.

Şahin Tek Örnek Değil

Alev Şahin örneği tekil bir örnek değildir. Benzeri pek çok örnekten bazılarını hatırlatalım; hatırlatalım ki, bir devrimciyi demokratik bir kitle örgütünden uzaklaştırmaya çalışmanın hiçbir gerekçeyle masumlaştırılamayacağı, meşrulaştırılamayacağı açıkça görünsün.

Örnek; 1989'da Tez Koop-İş Sendikası yönetimi, Aynur Karaaslansendikadan ihraç etmişti. Sorun, Karaaslan'ın devrimci düşünceleri, devrimci sendikacılık anlayışını savunması ve sendika yönetimine çöreklenmiş olan sarı sendikacılığa karşı ideolojik mücadele yürütmesiydi.

Bunun için önce Karaaslan'ı sindirmeye ve tasfiye etmeye çalıştılar. Başaramayınca, korsan bir genel kurul düzenleyerek, Karaaslan'ı ihraç edip, başkanı olduğu şubeyi de kapatma kararı aldılar.

Bir başka örnek, 1997'de DİSK/Genel-İş'te yaşanan tasfiye operasyonudur. MGK çizgisinde hareket eden sendikacılık anlayışı, önce Genel-İş Tüzük Kurultayı'nda devrimcileri tasfiye etmeyi denedi, başarılı olamadı. Genel-İş bölge şubelerini kapatıp, 13 sendikacının işine son vererek tasfiyeyi gerçekleştirmeye çalıştılar. Tasfiyeciliğe karşı mücadele ve işçilerin sahiplenmesi ile geri adım atmak zorunda kaldılar. Ne olursa olsun, DİSK içinde gittikçe büyüyen Devrimci İşçi Hareketi'nin etkinliğini kırmak, devrimci gelişmenin önü kesmek istiyorlardı. Bunun için CHP'lisi, reformisti tüm düzen sendikacıları el ele verip, Genel-İş yönetimini devletin kayyumuna teslim ettiler. Böylece sırtlarını düzene dayayarak, tasfiyeyi gerçekleştirdiler ve Genel-İş yönetimine oturdular.

Daha yakın zamanda yaşanan örneklerden birisi ise, DİSK'e bağlı Emekli-Sen Genel Merkezi'nin devrimci sendikaHasan Kaşkır'ı görevinden almasıdır. Neden yine aynıdır. Hasan Kaşkır'ın mücadele anlayışı ve pratiğidir.

Bir diğer örnek, Sultanbeyli PSAKD Genel Merkez yönetiminin, mücadeleci bir çizgide hareket etmesi ve yönetimin reformist anlayışına teslim olmaması nedeniyle, Sultanbeyli PSAKD yöneticisi Sadegül Çavuş'u yönetim kurulu görevinden almasıdır. Daha sonra, bu kararlarından geri adım atmak zorunda kalsalar da, bu dayatmacı, tasfiyeci anlayışın sadece sendikalarla sınırla kalmayıp bir çok demokratik kitle örgütünde ortaya çıkabildiğini gösteren bir örnektir.

Sendika ve oda yönetimlerinde devrimcilerin yer almasını engellemek için, devrimcilere karşı en gerici kesimlerle bile yapılan ittifakların örnekleri az değildir. Devrimcileri güçsüzleştirmek, tasfiye edebilmek için, emekçi kitleleri içinde yürütülen spekülasyonlar, karalama kampanyaları da bunlara ek olarak belirtilmesi gereken bir tasfiyecilik türüdür.

Devrimcileri Tasfiye Düzene Kazandırır

Devrimcilerin tasfiyesiyle amaçlanan aynı zamanda sınıf ve kitle sendikacılığının, devrimci düşünce ve politikaların tasfiyesidir. Hakim kılınmak istenen ise, düzen sendikacılığıdır. Tasfiyecilik bu zeminde düzenle çakışmaktadır.

Düzenin tüm dayatmaları, telkinleri, sendikalardan, odalardan, derneklerden devrimcilerin şu veya bu yolla tasfiye edilmesi doğrultusundadır. Bunun için, devrimci işçilerin çalışmalarını engellemekten, gözaltına alıp işkence yapmaya, tutuklamaya, katletmeye kadar her yöntemi uygular. Ve aynı zamanda sarı sendikacılığı, reformist sendikacılığı da bu doğrultuda yönlendirir. Demokratik kitle örgütünün demokratlık niteliğinin en önemli göstergelerinden biri de, bu yönlendirmelere direnip direnmemesinde gösterir kendini.

Devrimciler hiç kuşku yok ki, kitle örgütlerindeki en dinamik, militan, mücadeleci unsurlarıdır. Devrimcilerin tasfiye edilmesi, bu nedenle sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin dinamizmini, militanlığını, mücadeleciliğini de tasfiye etmesi demektir. Bunların olmadığı yerde, uzlaşmacılık, koltuk peşinde koşmak, çıkarcılık, burjuva politikacılığıyla birbirinin ayağını kaydırmak hakim hale gelir. Örnekleri çoktur. Devrimci politikanın olmadığı yerde, emekçilerin haklarının patronlara ve düzene karşı militanca savunulması söz konusu olmaz.

Bu ise, o kitle örgütlerinin, sendikaların erimesi, güç ve ağırlığını kaybetmesi ve giderek patronlar ve devlet tarafından da ciddiye alınmayan bir duruma gelmesi demektir. Bu nedenledir ki, reformizm, demokratik kitle örgütlerinde devrimcileri tasfiye ederken, aslında o kitle örgütünü tasfiye etmekte, dolayısıyla kendilerine de zarar vermektedirler.

Gerçekte, anlattığımız sendikaların, odaların bugün içinde bulundukları durumdur. Ve bu duruma gelmelerinde elbette devrimcilere karşı yürüttükleri tasfiyeciliğin de payı vardır. Tasfiyecilik düzene hizmet etmiştir. Bunu herkes görmelidir.

www.yuruyus.com

Polis Terörü Artıyor


İSTANBUL - Avcılar’da polis kıyafeti giymiş kişilerin bir kadını kaçırarak tecavüz ettiği ortaya çıkınca İl Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, vatandaşlara “Polise kimlik sorun” önerisinde bulunmuştu. Cerrah’ın bu açıklamasından iki gün sonra Avcılar’da Cerrah’ın sözünden cesaret alıp polise kimlik soran Mustafa Akdoğan, hastanelik oldu. Akdoğan beş polisin toplu dayağına maruz kaldığını iddia etti. Burnu ve kafatası çatlayan, çenesi kırıldığı için ameliyat olan Akdoğan üç hafta konuşamayacak.
Evli ve iki çocuk babası tekstilci 41 yaşındaki Mustafa Akdoğan, 4 Aralık akşamı bir arkadaşıyla sohbet etmek için dışardaydı. Eşine geç kalacağını söylemişti. Saat 02.00’ye gelirken telefon eden eşi Melek Akdoğan’a yolda olduğunu, 15 dakika içinde eve varacağını söyledi. Melek Akdoğan, 03.30 sıralarında uyanınca eşini evde göremedi. Telefonlarına yanıt alamayınca ağabeyi Orhan Sert’ten yardım istedi.
Geceyi yaralı halde gözaltında geçiren Akdoğan, sabaha karşı karakoldan eşine telefon ederek durumu haber verdi. Akdoğan, başına yüzüne ve vücuduna tekme yediğini anlatarak polislerden şikâyetçi olurken, iki polis de kendilerini darp ettiği iddiasıyla Akdoğan’dan şikâyetçi oldu. Yaşadıklarını, “Telefonda fazla konuşamadı, zorlanıyordu” diye anlatan Melek Akdoğan, “Eşim hırsızlık yapmadı, cinayet işlemedi, ülkesine ihanet etmedi. Bunu hiç hak etmedi. Cerrah öyle konuştu ama polisler demek ki kendisine hiç itibar etmiyor. Nasıl bir kin, nefret var içlerinde anlamıyorum” dedi.
Sağlık muayenelerinde çenesinde kırık, kafatasında ve burnunda çatlaklar, tüm vücudunda ise morluk ve yaralar tespit edilen Mustafa Akdoğan, dün öğlen saatlerinde çene ameliyatı geçirdi.
Üç hafta konuşamayacak olan ve ailesiyle yazarak iletişim kuran Akdoğan serum ve sıvı gıdalarla beslenecek. Akdoğan, önceki gün atv Haber’e şunları söyledi: “Avcılar sahilinden Küçükçekmece istikametine giderken, alkol kontrolü ve biraz içki içmiş olmamın etkisiyle geriye döndüm. Zannedersem görülmüşüm. Bir araç geldi, çok sert bir şekilde önümü kapattı ve beni durdurdular. Sert tavırlarla bana niye kaçtığımı sordular. Ben de kaçmadığımı, sadece biraz alkollü olduğumu, bunun için, alkol muayenesi olabileceğimi düşünerek geri dönüp evime gittiğimi söyledim; yakın bir yerde oturuyorum çünkü.
Kimliğimi istediler. Çıkarıp verdikten sonra, ‘Ben de sizin kimliğinizi görebilir miyim?’ dedim. Küfürden sonra ‘Sen bizim resmi üniformalı olduğumuzu görmüyor musun, nasıl kimlik sorarsın lan?’ deyip önce biri bir tane yumruk attı, sonra diğeri kapıyı açtı ve beni yaka paça aşağı indirdiler. Önce kollarımı aşağıdan kelepçelediler. Sonra o şekilde yere oturttular. Birisi üstten bastırdı, artık yapabilecek bir şeyim kalmadığı için diğerleri de tekmelemeye başladı. Bana çok sert bir ifadeyle kimlik sorunca, ben de onlara, biraz da Celalettin beyin sözlerine itibar edip kimlik sordum. Şimdi buradayız (hastanede). Bundan sonra polise kimlik sormayı hiç düşünmüyorum. Hatta karşılaşmamayı düşünüyorum.”

Kafasını cama vurdu
İstanbul Emniyeti’nin yaptığı açıklamada ise polisin kimlik gösterdiği ancak Akdoğan’ın iki polisi yaralayarak kaçmaya çalıştığı anlatıldı. Açıklamada, “Sürücü tekrar yakalanıp ekip otosuna bindirilmiş, mukavemetini sürdürmüş, başını otonun camlarına ve kaportasına vurmuş, aracın camını kırmıştır” denildi.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&VersionID=&Date=07.12.2008&ArticleID=911876

Polis, DTP ilçe yöneticisi Erol'u darp etti

İSTANBUL (LNA) Demokratik Toplum Partisi (DTP) Bahçelievler ilçe yöneticisi, sivil polislerin kendisini darp ettiğini ileri sürdü. Mustafa Erol, ''Ben bu olayın peşini bırakmayacağım’’dedi.

Beyoğlu'ndaki İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi'nde basın açıklaması yapan DTP Bahçelievler ilçe yöneticisi Mustafa Erol, partisinin Beyoğlu'ndaki il binasından çıktığı sırada 3 sivil polisin kendisini durdurarak kimlik sorduğunu anlattı.

Polislere ''Kimliğinizi görebilir miyim?'' dediğini belirten Erol, polislerin hakaret ederek, tokat attıklarını iddia etti.

Kimliğini verdiği polislerin sorgulama sonrasında ''Sen cezaevinde kalmışsın, sen bir suçlusun'' dediğini ileri süren Erol, polislerin darp etmesi sonucunda gözünde ve belinde ağrılar oluştuğunu ancak bu durumu belgeleyen sağlık raporunu henüz almadığını söyledi. Erol, ''Ben bu olayın peşini bırakmayacağım. Şikayetimin arkasındayım. Bu olay sadece kimlik sorduğum ve cezaevinde kaldığım için oldu'' diye konuştu.

http://www.librenews.eu/?style=news&cat_id=2&news_id=17618